Ahmet FİDAN

Doktor

BİRİNCİ CEMRE HAVAYA DÜŞTÜ

Cemre Havaya Düşer Havalar Isınır, Kalbe Düşer Kalp Isınır.
Her mevsimin kendine göre güzellikleri vardır da bahar bir başkadır. İçinde yaşarken çiçeğiyle, aydınlık yüzüyle, her gün içimize doğan güneşiyle sıcak bir anne kucağı gibi sarar bizi bahar.
Dışındayken de en çok özlenen mevsimdir o. Kışın en soğuk günlerinde düşlerimiz bahar meltemleriyle ısınır. Bahar her yıl gelmesi gereken vakitte gelir. Kendi gelmeden önce de bir müjdeci gönderir bizlere: Cemre...
Saatli maarif takviminden hep okurdum yıllardır. "Bu gün “Cemre” havaya düştü." Bir hafta sonra suya düşecek. Ardından toprağa. Cemre, bir de gönle düşer ki işte ona diyecek yok. Gönle düşen cemreyi son paragrafa bırakalım.
Peki, hanginiz gördünüz  cemreyi düşerken, düşmek üzereyken?

Cemre nedir?
Baharın müjdecisi olan ve 'düştüğü' söylenen cemre acaba nedir? Nereye ve ne zaman düşer? Cemre çok eski zamanlardan beri kullanılan bir kelime. Cemre kelimesi, kor haline gelmiş ateş, köz anlamına geliyor. Köz yani kıpkırmızı ateş... Bunun dışında başka anlamları da var cemre kelimesinin.
Cemre, Arapça kaynaklı bir kelime. Ateş, kor ateş, köz manasına gelmektedir.
Cemre düştü dediğimiz zaman, işte, havaya ateş düştü, toprağa kor ateş düştü demek istiyoruz aslında. Baharın geldiğini haber veriyoruz... Havanın suyun ve toprağın ısınmaya başladığının göstergesidir.

Cemre Ne Zaman Düşer
Birinci cemre hep havaya düşer. 19-20 Şubat’ta. Bir hafta sonra (26-27 Şubat) suya düşer. On gün sonra da toprağa düşmektedir. Onun da tarihi bazen 5 bazen de 6-7 Marta tekabül eder. Her cemre düşüşünde hava sıcaklığı biraz daha artmaktadır. Velhasıl aslında "cemre" soyut bir kavramdır. Yani maddi anlamda bir şeyin düşmesi söz konusu değildir.
Havaya düşen birinci cemre 19-20 Şubat'ta düşüyor. İkinci cemre suya düşer demiştik bunu tarihi de 26-27 Şubat. Son cemre 6-7 Mart'ta toprağa düşüyor. İşte cemre bu tarihlerde havaya suya, toprağa düşüp bunları ısıttığı düşünülen olaydır. Somut düşünmeye çalışırsak, bir bardak soğuk suyun içine bir kaşık sıcak su döktüğümüzde bardaktaki suyun ısısı biraz artar. Cemre de havaya, suya ve toprağa düşerek bunları ısıttığı varsayılan kor ateş.

Bilimsel Açıdan Cemre
Meteoroloji uzmanı Miktad Kadıoğlu cemreyi bilimsel olarak şöyle açıklar. “Açık bir günde, atmosferin alt tabakasından geçen güneş enerjisi, yer yüzeyi tarafından yutulur. Dolayısıyla yer yüzeyi ısınır. Yüzeydeki hava ısındıkça, yüksekteki havadan daha az yoğun hale gelir. Isınan hava yükselir ve daha soğuk olan hava çöker. Yükselen hava genişler ve soğur. Su buharı, bulut damlacıkları şeklinde yoğunlaşarak, hal değişim ısısından dolayı, havanın ısınmasını sağlar. Bu sırada dünya karbondioksit ve su buharı tarafından yutulup tekrar kızılaltı ışınları yayınlar. Gazların yoğunluğu, dünya yüzeyinde daha az olduğundan, yutma işleminin büyük bir kısmı, yüzeye yakın katmanlarda gerçekleşir. Dolayısıyla, atmosferin alt tabakaları aşağıdan yukarıya doğru ısıtılmış olur.

Tarihte Cemre
Eski Türklerde de cemre gökyüzünde yaşayan yakışıklı bir delikanlı olarak düşünülürmüş. Cemre adındaki bu delikanlı bir gün dünyayı merak etmiş ve yaklaşmış. Havaya düşmüş, bu sırada gördüğü bir kıza aşık olmuş, yaklaşmak isterken suya düşmüş, yıkanmış, temizlenmiş, daha sonra karada sevgilisine kavuşmuş. Bu aşk, yeryüzüne bereket ve sıcaklık getirmiş. Ayrıca eski Türk inancında üçüncü cemre günü lodosla poyrazın kavga ettiğine de inanılıyor, poyraz galip gelirse bahar geç geliyor, lodos zafer kazanırsa da baharın daha erken gelmesi bekleniyor.
Eskiden, kuzey ve iç bölgelerde yaşayan Arap kabileler, kış geldiğinde ovalara iner yan yana üç çadır kurarlarmış. İlk çadırda büyük baş hayvanlar, ortadaki çadırda kendileri, aileleri ve çocukları, sondaki çadırda da küçük baş hayvanlar, horozlar, tavuklar, keçiler, koyunlar bulunurmuş.  Her bir çadırda da bütün kış hiç söndürülmeyen ve cemre adı verilen  ateş yanarmış. Havalar ısınmaya başlayınca önce büyük baş hayvanların bulunduğu çadırdaki ateş söndürülürmüş, daha sonra kendi çadırlarındaki ateşi,  en sonra da küçük baş hayvanların bulunduğu çadırdaki cemreyi söndürürlermiş. Daha sonra da çadırlarını toplayıp hayvanlarıyla birlikte yaylalara, yüksek yerlere çıkmaya başlarlarmış.

Kalbe Düşen Cemre
Cemre bir de kalbe düşer ki, gerçek anlamda onu asla çıkaramazsınız. O aşkın kor ateşidir. Gönle düşen cemre önce maddi aşkla başlar ve çoğunlukla  ilahi aşkla devam eder. Kalbe düşen cemre ölene kadar unutulmaz.
 

Ahmet COŞKUN

Ziraat Teknikeri

ALTERNATİFSİZ ÜRÜN

Geçen gün dairede arkadaşlar ile sohbet ederken Tekniker arkadaşım katıldığı bir toplantıda; “Karasu İlçesi’nde neden alternatif ürünler üzerinde gerekli çalışmaların yapılmadığı, örneğin neden ceviz v.s. dağıtılmadığı” şeklinde eleştirilere hedef olduğunu anlattı. Bir hafta kadar önce de Sakarya Gazetelerinin birinde tarım ile ilgili yakınmaları içeren haberi görünce bu olay hatırıma geldi. Acaba eleştiriler haklı mı diye.

Buradan hareketle şimdi düz mantıkla düşünmeye başlayalım. Karasu’da şu an ne yetiştiriliyor? Fındık ve düz ovalarda mısır. Başka? Başka yok. Yani ticari değer olarak yetiştirilen başka ürün yok. O zaman alternatif ürün yelpazesi açısından bâkir. Buraya kadar her şey olumlu. Biz İlçe Tarım Müdürlüğü olarak hemen birkaç ürün tespit edip köy köy dolaşmaya ve bu ürünlerin reklamını yapmaya başlayabiliriz o halde. “Aman ceviz yetiştirin. Olmadı ahududu bahçeleri kuralım. Ya da çilek yetiştiriciliği yapalım” diye. Ha bir de pepino diye bir meyve vardı. Onu da yetiştirebiliriz. Kültür Mantarını da unutmamak lazım. Ne o? Gülüyor musunuz yoksa?

Şu gerçeği hepimiz kabullenmemiz lazım. Karasu’da fındığın alternatifi yoktur. Bu gün yoktur, muhtemelen yarın da olmayacaktır. Alternatif ürün olarak adı geçen ürünlerden ceviz için 1995 yılından itibaren gerekli teşvikler yapıldı ve bu güne kadar yaklaşık 1500 dekar alanda projeli ceviz bahçeleri kurduruldu. Bu bahçelerin ilk iki yıl gerekli bakım ve budama işleri İlçe Tarım Müdürlüğümüz personeli tarafından yapıldı. Ancak kişi sayısı arttıkça herkese ulaşılamadığından ve yeterli eleman olmadığından iki yılın sonunda yalnızca hevesli ve ilgili yetiştiricilerin bahçelerinde kontrole devam edilebildi. Yani esasında ceviz için eldeki tüm imkanlar kullanıldı. Sonuç?

Bir ara da ahududu furyası oldu. Herkese “Ahududu yetiştirin” diye telkinde bulunulmaya başlandı. Ama çiftçilerimiz buna pek rağbet etmedi. Zira ahududu özel bir ürün. Hasat periyodu uzun. Depolamaya gelmiyor. Toplama işçiliği fazla. Ve belki de en önemli sıkıntı alıcısı Sakarya’da sadece tek bir firma. Ha birde bu ürünü bir-iki kişinin yetiştirmesi pek anlam ifade etmiyor. Bunu köy, hatta köyler olarak yapmak lazım. Yani toplanan ürün belli bir miktarda olması lazım. Niçin? Alıcının sizi ciddiye alması ve hak ettiği fiyatı vermesi için. Neticede olmadı. Bizde fazla üzerinde durmadık zaten.

Bir ara bodur elma bahçeleri kurdurmayı düşündük. Gerekli görüşmeleri yaptık. Fidan satıcıları ile görüştük. Bir-iki yetiştirici tespit ettik. Ancak son olarak İl Müdürlüğümüz ile yaptığımız istişarede Sakarya’da bodur elma bahçelerinde evvelki yıllarda iklimden kaynaklanan sıkıntıların olduğu ve başarısız olunduğunu öğrendiğimiz an bu projeden de vazgeçtik.

Pepino diye tropik bir bitki var. Ağaç kavunu diye de biliniyor. Bu bitkinin Türkiye’ye ilk girdiği yıllarda yani sekiz-on sene önce daha Sakarya Üniversitesi adaptasyon çalışmalarına başlamadan bu bitkiyi İlçemizde deneyelim diye çabaladık. Ancak onda da başka sıkıntılar ile karşılaştık. Ne gibi? Örneğin bu sürecin uzun olacağı, getireceği ekonomik yükün nasıl karşılanacağı ve de buna sabredecek çiftçilerin nasıl bulunacağı gibi. Zira bizim İlçe Müdürlüğü olarak bir yerimiz yok. Yani tarlamız ya da bahçemiz yok. Kısacası toprağımız yok. Denemeyi nerede yapacaksınız bu şartlarda?

Sakarya’da seracılığın yaygınlaşmaya başladığı yıllarda yani 1996-1997 yıllarında da İlçemizde Akkum Köyü’ne bir adet örnek sera kurarak çiftçilerimize seracılığı öğretmeye çalıştık. Peşi sıra bir sürü sera kuruldu. Seralarımızın sayısı iki binli yıllara gelince yüz elliyi buldu. Ancak sonuç değişmedi. Hüsran.

Yaptıklarımız sadece bunlarla kalmayıp hayvancılık konularında da ilk başlarda Çinçila, sonraları deve kuşu ve son olarak da Ankara Tavşanı yetiştiriciliğini özendirmeye çalıştık. O zamanlar Limandere Beldesi’nde Çinçila, Kancalar Köyü’nde Devekuşu ve Aziziye Mahallesi’nde Ankara Tavşanı yetiştiriciliği yapanlar olduğunu biliyor musunuz mesela? Sonuç?

Sözün özü bir şeyler yapmaya, Karasu’ya yeni ürünler sokmaya çalıştık.
Başaramadık. Ama gayret ettik. Nereye kadar? Bir yere kadar… Şairin dediği gibi;
Tohum saç,bitmezse toprak utansın,
Hedefe varmayan mızrak utansın,
Ey halis küheylan koşmana bak sen,
Çatlarsan doğuran kısrak utansın…


Ha bir de işin öbür yüzü var tabiî ki. Onlardan şu ana kadar hiç bahsetmedim. Diyelim ki biz ahududu bahçelerini birkaç köye kurdurmuş olsaydık Allah aşkına bana söyler misiniz buralarda kim çalışacaktı? Mevsim itibariyle doğu kökenli kardeşlerimiz de gelemeyeceklerine göre? Siz inanıyor musunuz bizim vatandaşlarımızın buralarda çalışacağına? Hı? Bizim çiftçilerimiz senede bir ay zor çalışıyor, hiç böyle zahmetli bir şeye itibar ederler miydi acaba? Etmediler zaten. Cevap belli değil mi? Haksız da değiller. Niçin? Çünkü bölgemiz için söylüyorum: Tarımda bu kadar az emekle, bu kadar fazla gelir getiren başka bir ürün yok ta onun için. Çünkü insanları kaba tabirle tembelliğe alıştırdığımız için. Çünkü “Ben bilirim” diyen nesiller yetiştirdiğimiz için.

Hatırlayın lütfen fındığın 2-2,5 TL olduğu zamanları. İnanın o zamanlar günde iki-üç çiftçimiz “Fındıktan başka neler yetiştirebiliriz?” diye daireye geliyorlardı. İnsanların rahatı kaçmış ve farklı gelir kapıları aramaya başlamışlardı. Fındığın getireceği para yıllık ihtiyaçları ve borçları karşılamaya yetmiyordu. Yani geçinmek için başka şeyler, başka kaynaklar lazımdı. Yani bir ihtiyaç durumu oluşmuştu. İhtiyacı karşılamanın yolu da bildiği işten yani tarımdan olmalıydı. En akla yatkını buydu. İşte tam bizlerin arzuladığı “Bilgi için talep” durumu oluşmuştu. Gelenlere olabilirliği yüksek ürünleri tavsiye etmeye, gerekli bağlantıları kurmaya başladığımız sırada içimizde bir korku vardı. “Ya bu insanlar bizi yarı yolda bırakırsa?” diye. Nitekim korktuğumuz oldu. Fındık azıcık para yapmaya başlayınca gelenler de gelmez oldu. “Fındık para yapmasın mı?” Yapsın tabi ki. Biz yapmasın demiyoruz ki. Biz olayın farklı bir boyutunu anlatmaya, aynanın öbür yüzünü tarife çalışıyoruz. Yani talep olmadan bir şeyi arz etmenin anlamsızlığını izaha gayret ediyoruz. Yılmıyoruz. Yeni fikirler, yeni ürünler peşinde koşuyoruz. Ve geçmişten ders almayı ihmal etmiyoruz.

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim şimdi. İlçemizde fındığın alternatifi var mı, yok mu? Var mı, yok mu? Var mı, yok mu? Var, yok. Var, yok. Yok…
Söylemeden edemeyeceğim. Karasu’da bin beş yüz dönüm ceviz bahçesi var diye sevinmeyin boşuna. Çünkü onlara da fındık gibi bakıldığından çoğu kurudu. Birkaç çiftçimizin kendi gayretleri ile ayakta duran üç-beş bahçeden başka ceviz bahçesi de yok. Fındık yemeye devam…

Kenan ALBAYRAK

 Ziraat Mühendisi

ÇİÇEKLERİN DİLİ

Tarih boyunca insanlar hep tartışmışlar, ama bir türlü sonuca varamamışlar; tavuk mu yumurtadan yoksa yumurtamı tavuktan olur. Şimdi yeni bir tartışma konusu daha. Güzel gören mi güzel düşünür yoksa güzel düşünen mi güzel görür. Bunun sonu nereye varır bilmem ama sağlıklı bir çevrede yaşayan, güzel bir çevrede yaşayan insanlar herhalde psikolojik olarak sağlıklı ve mutlu olurlar. Karmaşık ve stresli şehir yaşantısı içerisinde insanlar bunu başarabilmeleri için çok fazla seçenekleri yok. Birincisi dış çevresini koruyarak temiz tutarak, varsa aykırı davranan insanları uygun bir lisanla uyararak katkıda bulunmak. İkincisi yaşadığı ve çalıştığı mekanlarda süs bitkisi yetiştirerek katkıda bulunmak.

Gerek iç mekan bitkileri gerekse dış mekan bitkileri üretimi ve yetiştiriciliği ihtisas isteyen konular olduğundan herkesin bilmesi gereken hususlar değil. Ancak asgari bakım şartlarını herkes bilebilir. Ben de bu yazımda sizlere iç mekan bitkilerinin bakımı ile ilgili pratik ve kolay uygulanabilir bilgiler vereceğim.

İç mekan bitkileri genellikle yarı gölgeye dayanıklı, oda sıcaklığında yaşayabilen, sıfırın altındaki sıcaklara dayanamayan bitkilerdir. Bu bitkileri satın alırken ışık ve ısı istekleri sorulmalı ve ona göre bir köşeye yerleştirilmeli. Işık durumuna göre yapraklar hep aynı yöne yöneleceğinden zaman zaman saksıların çevrilmesi görüntü ve dengeli büyüme açısından gereklidir. Aksi durumda bitki tek taraflı büyür ve yamulur. İç mekanlara yağmur yağmadığından zamanla yapraklar tozlanır. Stomaların üzeri kapanır. Bunu önlemek için ya uygun bir şekilde yapraklar silinir veya sisleme şeklinde bitkiye yapraklardan su verilir. Bu şekilde yaprakların temizlenmesi sağlanır. Yapraklarına fazla su istemeyen bitkilerde dikkatli olmak gerekir aksi taktirde yapraklar çürür.

Genellikle yapılan yanlışlardan birisi -bazı özel bitkiler hariç- saksı altlığında dolu vaziyette su bırakmak. Bu durumda bitki kök bölgesinde toksik maddeler oluşmaktadır. Bu toksik maddeler bitki sağlığını olumsuz etkilemekte ve hatta ölümüne sebep olmaktadır. Bir başka etkisi de bitki kök çürümesine sebep olmaktadır ki buda bitkiyi öldürmektedir. Yine kapalı döngü içersinde buharlaşan ve bitki tarafından kullanılan suyun yerine ilave edilen suyla bir miktarda tuzda verildiğinden ve tuzun buharlaşamaması nedeni ile saksı toprağı zaman içerisinde tuzlanacaktır buda bitkiye toksik etki yapacaktır. Bütün bu olumsuz etkileri önlemek için benim önerim saksı altlığına ağzına kadar çeşitli renklerdeki çakıl taşları ile doldurmak en pratik çözümdür. Belli aralıklarla çakıllar yıkanmak sureti ile temizlenebilir.
Saksı bitkiler için çok önemlidir. Bitki boyutuna, şekline ve kök yapısına göre saksı seçilmeli. Saksıya koyacağımız toprak o bitkinin her şeyi olacağı için çok önemlidir. Su tutma kapasitesi yüksek su geçirgenliği iyi orta bünyeli topraklar tercih edilmeli. Karışım içerisinde hayvan gübresi olmamalıdır. Zira kapalı mekan koku yapacağı gibi sinek ve diğer parazitleri davet eder.

Bitkiye “günde üç defa tok karnına” der gibi şu periyotlarda su verilir denilemez. Mutlaka gözlenmeli, elle kontrol edilmeli. Şayet nemli değil ise yeteri kadar su verilmelidir. Gereksiz sulamadan kaçınılmalıdır. Çünkü toprak zaten mahdut olduğundan yıkanır. Sonuçta mineral ve besin maddeleri bitki faydalanamadan erken tükenir.

Beslenme yönünden değişik bitkilere farklı yöntemler uygulansa da genellikle iç mekan bitkilerinin belirli bir formda kalması istenir. Bitkinin azmanlaşıp büyümesi arzu edilmez. Ona göre canlılığını sağlayacak periyodik olarak bitkisine uygun karışımda gübre vermek gerekir. Mesela çiçekli bitkilere fosforlu, yapraklı bitkilere azotlu karışımlar önerilir. Mümkünse her yıl saksıların toprağı değiştirilip kök budaması yapılır, aynı zamanda gerek duyulursa tepe budaması da yapılır ki sağlıklı ve formlu bir bitki elde edilmiş olsun.

Çiçekleri ile konuşan insanların çiçekleri güzel olur derler. Doğru söylerler . Çünkü çiçekle konuşan insan çiçeği seviyor demektir. Ve ancak çiçek seven insanlar çiçeğe gereği gibi bakar. Onunla konuşurken eksiğini görür hisseder, kuruyan yaprağını alır. Sonuçta konuştukça çiçek güzelleşir.
Gönlümüzü çiçeklere dolayısı ile güzelliklere açalım.