|
BİRİNCİ CEMRE HAVAYA DÜŞTÜ
Cemre Havaya Düşer Havalar Isınır, Kalbe Düşer
Kalp Isınır.
Her mevsimin kendine göre güzellikleri vardır da bahar bir başkadır. İçinde
yaşarken çiçeğiyle, aydınlık yüzüyle, her gün içimize doğan güneşiyle sıcak bir
anne kucağı gibi sarar bizi bahar.
Dışındayken de en çok özlenen mevsimdir o. Kışın en soğuk günlerinde düşlerimiz
bahar meltemleriyle ısınır. Bahar her yıl gelmesi gereken vakitte gelir. Kendi
gelmeden önce de bir müjdeci gönderir bizlere: Cemre...
Saatli maarif takviminden hep okurdum yıllardır. "Bu gün Cemre havaya düştü."
Bir hafta sonra suya düşecek. Ardından toprağa. Cemre, bir de gönle düşer ki
işte ona diyecek yok. Gönle düşen cemreyi son paragrafa bırakalım.
Peki, hanginiz gördünüz cemreyi düşerken, düşmek üzereyken?
Cemre nedir?
Baharın müjdecisi olan ve 'düştüğü' söylenen cemre acaba nedir? Nereye ve ne
zaman düşer? Cemre çok eski zamanlardan beri kullanılan bir kelime. Cemre
kelimesi, kor haline gelmiş ateş, köz anlamına geliyor. Köz yani kıpkırmızı
ateş... Bunun dışında başka anlamları da var cemre kelimesinin.
Cemre, Arapça kaynaklı bir kelime. Ateş, kor ateş, köz manasına gelmektedir.
Cemre düştü dediğimiz zaman, işte, havaya ateş düştü, toprağa kor ateş düştü
demek istiyoruz aslında. Baharın geldiğini haber veriyoruz... Havanın suyun ve
toprağın ısınmaya başladığının göstergesidir.
Cemre Ne Zaman Düşer
Birinci cemre hep havaya düşer. 19-20 Şubatta. Bir hafta sonra (26-27 Şubat)
suya düşer. On gün sonra da toprağa düşmektedir. Onun da tarihi bazen 5 bazen de
6-7 Marta tekabül eder. Her cemre düşüşünde hava sıcaklığı biraz daha
artmaktadır. Velhasıl aslında "cemre" soyut bir kavramdır. Yani maddi anlamda
bir şeyin düşmesi söz konusu değildir.
Havaya düşen birinci cemre 19-20 Şubat'ta düşüyor. İkinci cemre suya düşer
demiştik bunu tarihi de 26-27 Şubat. Son cemre 6-7 Mart'ta toprağa düşüyor. İşte
cemre bu tarihlerde havaya suya, toprağa düşüp bunları ısıttığı düşünülen
olaydır. Somut düşünmeye çalışırsak, bir bardak soğuk suyun içine bir kaşık
sıcak su döktüğümüzde bardaktaki suyun ısısı biraz artar. Cemre de havaya, suya
ve toprağa düşerek bunları ısıttığı varsayılan kor ateş.
Bilimsel Açıdan Cemre
Meteoroloji uzmanı Miktad Kadıoğlu cemreyi bilimsel olarak şöyle açıklar. Açık
bir günde, atmosferin alt tabakasından geçen güneş enerjisi, yer yüzeyi
tarafından yutulur. Dolayısıyla yer yüzeyi ısınır. Yüzeydeki hava ısındıkça,
yüksekteki havadan daha az yoğun hale gelir. Isınan hava yükselir ve daha soğuk
olan hava çöker. Yükselen hava genişler ve soğur. Su buharı, bulut damlacıkları
şeklinde yoğunlaşarak, hal değişim ısısından dolayı, havanın ısınmasını sağlar.
Bu sırada dünya karbondioksit ve su buharı tarafından yutulup tekrar kızılaltı
ışınları yayınlar. Gazların yoğunluğu, dünya yüzeyinde daha az olduğundan, yutma
işleminin büyük bir kısmı, yüzeye yakın katmanlarda gerçekleşir. Dolayısıyla,
atmosferin alt tabakaları aşağıdan yukarıya doğru ısıtılmış olur.
Tarihte Cemre
Eski Türklerde de cemre gökyüzünde yaşayan yakışıklı bir delikanlı olarak
düşünülürmüş. Cemre adındaki bu delikanlı bir gün dünyayı merak etmiş ve
yaklaşmış. Havaya düşmüş, bu sırada gördüğü bir kıza aşık olmuş, yaklaşmak
isterken suya düşmüş, yıkanmış, temizlenmiş, daha sonra karada sevgilisine
kavuşmuş. Bu aşk, yeryüzüne bereket ve sıcaklık getirmiş. Ayrıca eski Türk
inancında üçüncü cemre günü lodosla poyrazın kavga ettiğine de inanılıyor,
poyraz galip gelirse bahar geç geliyor, lodos zafer kazanırsa da baharın daha
erken gelmesi bekleniyor.
Eskiden, kuzey ve iç bölgelerde yaşayan Arap kabileler, kış geldiğinde ovalara
iner yan yana üç çadır kurarlarmış. İlk çadırda büyük baş hayvanlar, ortadaki
çadırda kendileri, aileleri ve çocukları, sondaki çadırda da küçük baş
hayvanlar, horozlar, tavuklar, keçiler, koyunlar bulunurmuş. Her bir çadırda da
bütün kış hiç söndürülmeyen ve cemre adı verilen ateş yanarmış. Havalar
ısınmaya başlayınca önce büyük baş hayvanların bulunduğu çadırdaki ateş
söndürülürmüş, daha sonra kendi çadırlarındaki ateşi, en sonra da küçük baş
hayvanların bulunduğu çadırdaki cemreyi söndürürlermiş. Daha sonra da
çadırlarını toplayıp hayvanlarıyla birlikte yaylalara, yüksek yerlere çıkmaya
başlarlarmış.
Kalbe Düşen Cemre
Cemre bir de kalbe düşer ki, gerçek anlamda onu asla çıkaramazsınız. O aşkın kor
ateşidir. Gönle düşen cemre önce maddi aşkla başlar ve çoğunlukla ilahi aşkla
devam eder. Kalbe düşen cemre ölene kadar unutulmaz.
|
ALTERNATİFSİZ ÜRÜN
Geçen gün dairede arkadaşlar ile sohbet ederken Tekniker arkadaşım katıldığı
bir toplantıda; Karasu İlçesinde neden alternatif ürünler üzerinde gerekli
çalışmaların yapılmadığı, örneğin neden ceviz v.s. dağıtılmadığı şeklinde
eleştirilere hedef olduğunu anlattı. Bir hafta kadar önce de Sakarya
Gazetelerinin birinde tarım ile ilgili yakınmaları içeren haberi görünce bu olay
hatırıma geldi. Acaba eleştiriler haklı mı diye.
Buradan hareketle şimdi düz mantıkla düşünmeye başlayalım. Karasuda şu an ne
yetiştiriliyor? Fındık ve düz ovalarda mısır. Başka? Başka yok. Yani ticari
değer olarak yetiştirilen başka ürün yok. O zaman alternatif ürün yelpazesi
açısından bâkir. Buraya kadar her şey olumlu. Biz İlçe Tarım Müdürlüğü olarak
hemen birkaç ürün tespit edip köy köy dolaşmaya ve bu ürünlerin reklamını
yapmaya başlayabiliriz o halde. Aman ceviz yetiştirin. Olmadı ahududu bahçeleri
kuralım. Ya da çilek yetiştiriciliği yapalım diye. Ha bir de pepino diye bir
meyve vardı. Onu da yetiştirebiliriz. Kültür Mantarını da unutmamak lazım. Ne o?
Gülüyor musunuz yoksa?
Şu gerçeği hepimiz kabullenmemiz lazım. Karasuda fındığın alternatifi yoktur.
Bu gün yoktur, muhtemelen yarın da olmayacaktır. Alternatif ürün olarak adı
geçen ürünlerden ceviz için 1995 yılından itibaren gerekli teşvikler yapıldı ve
bu güne kadar yaklaşık 1500 dekar alanda projeli ceviz bahçeleri kurduruldu. Bu
bahçelerin ilk iki yıl gerekli bakım ve budama işleri İlçe Tarım Müdürlüğümüz
personeli tarafından yapıldı. Ancak kişi sayısı arttıkça herkese
ulaşılamadığından ve yeterli eleman olmadığından iki yılın sonunda yalnızca
hevesli ve ilgili yetiştiricilerin bahçelerinde kontrole devam edilebildi. Yani
esasında ceviz için eldeki tüm imkanlar kullanıldı. Sonuç?
Bir ara da ahududu furyası oldu. Herkese Ahududu yetiştirin diye telkinde
bulunulmaya başlandı. Ama çiftçilerimiz buna pek rağbet etmedi. Zira ahududu
özel bir ürün. Hasat periyodu uzun. Depolamaya gelmiyor. Toplama işçiliği fazla. Ve
belki de en önemli sıkıntı alıcısı Sakaryada sadece tek bir firma. Ha birde bu
ürünü bir-iki kişinin yetiştirmesi pek anlam ifade etmiyor. Bunu köy, hatta
köyler olarak yapmak lazım. Yani toplanan ürün belli bir miktarda olması lazım.
Niçin? Alıcının sizi ciddiye alması ve hak ettiği fiyatı vermesi için. Neticede
olmadı. Bizde fazla üzerinde durmadık zaten.
Bir ara bodur elma bahçeleri kurdurmayı düşündük. Gerekli görüşmeleri yaptık.
Fidan satıcıları ile görüştük. Bir-iki yetiştirici tespit ettik. Ancak son olarak
İl Müdürlüğümüz ile yaptığımız istişarede Sakaryada bodur elma bahçelerinde
evvelki yıllarda iklimden kaynaklanan sıkıntıların olduğu ve başarısız
olunduğunu öğrendiğimiz an bu projeden de vazgeçtik.
Pepino diye tropik bir bitki var. Ağaç kavunu diye de biliniyor. Bu bitkinin
Türkiyeye ilk girdiği yıllarda yani sekiz-on sene önce daha Sakarya
Üniversitesi adaptasyon çalışmalarına başlamadan bu bitkiyi İlçemizde deneyelim
diye çabaladık. Ancak onda da başka sıkıntılar ile karşılaştık. Ne gibi? Örneğin
bu sürecin uzun olacağı, getireceği ekonomik yükün nasıl karşılanacağı ve de buna
sabredecek çiftçilerin nasıl bulunacağı gibi. Zira bizim İlçe Müdürlüğü olarak
bir yerimiz yok. Yani tarlamız ya da bahçemiz yok. Kısacası toprağımız
yok. Denemeyi nerede yapacaksınız bu şartlarda?
Sakaryada seracılığın yaygınlaşmaya başladığı yıllarda yani 1996-1997
yıllarında da İlçemizde Akkum Köyüne bir adet örnek sera kurarak çiftçilerimize
seracılığı öğretmeye çalıştık. Peşi sıra bir sürü sera kuruldu. Seralarımızın
sayısı iki binli yıllara gelince yüz elliyi buldu. Ancak sonuç değişmedi.
Hüsran.
Yaptıklarımız sadece bunlarla kalmayıp hayvancılık konularında da ilk başlarda
Çinçila, sonraları deve kuşu ve son olarak da Ankara Tavşanı yetiştiriciliğini
özendirmeye çalıştık. O zamanlar Limandere Beldesinde Çinçila, Kancalar
Köyünde Devekuşu ve Aziziye Mahallesinde Ankara Tavşanı yetiştiriciliği
yapanlar olduğunu biliyor musunuz mesela? Sonuç?
Sözün özü bir şeyler yapmaya, Karasuya yeni ürünler sokmaya çalıştık.
Başaramadık. Ama gayret ettik. Nereye kadar? Bir yere kadar
Şairin dediği gibi;
Tohum saç,bitmezse toprak utansın,
Hedefe varmayan mızrak utansın,
Ey halis küheylan koşmana bak sen,
Çatlarsan doğuran kısrak utansın
Ha bir de işin öbür yüzü var tabiî ki. Onlardan şu ana kadar hiç
bahsetmedim. Diyelim ki biz ahududu bahçelerini birkaç köye kurdurmuş olsaydık
Allah aşkına bana söyler misiniz buralarda kim çalışacaktı? Mevsim itibariyle
doğu kökenli kardeşlerimiz de gelemeyeceklerine göre? Siz inanıyor musunuz bizim
vatandaşlarımızın buralarda çalışacağına? Hı?
Bizim çiftçilerimiz senede bir ay zor çalışıyor, hiç böyle zahmetli bir şeye
itibar ederler miydi acaba? Etmediler zaten. Cevap belli değil mi? Haksız da
değiller. Niçin? Çünkü bölgemiz için söylüyorum: Tarımda bu kadar az emekle, bu
kadar fazla gelir getiren başka bir ürün yok ta onun için. Çünkü insanları kaba
tabirle tembelliğe alıştırdığımız için. Çünkü Ben bilirim diyen nesiller
yetiştirdiğimiz için.
Hatırlayın lütfen fındığın 2-2,5 TL olduğu zamanları. İnanın o zamanlar günde
iki-üç çiftçimiz Fındıktan başka neler yetiştirebiliriz? diye daireye
geliyorlardı. İnsanların rahatı kaçmış ve farklı gelir kapıları aramaya
başlamışlardı. Fındığın getireceği para yıllık ihtiyaçları ve borçları
karşılamaya yetmiyordu. Yani geçinmek için başka şeyler, başka kaynaklar
lazımdı. Yani bir ihtiyaç durumu oluşmuştu. İhtiyacı karşılamanın yolu da
bildiği işten yani tarımdan olmalıydı. En akla yatkını buydu. İşte tam bizlerin
arzuladığı Bilgi için talep durumu oluşmuştu. Gelenlere olabilirliği yüksek
ürünleri tavsiye etmeye, gerekli bağlantıları kurmaya başladığımız sırada
içimizde bir korku vardı. Ya bu insanlar bizi yarı yolda bırakırsa? diye.
Nitekim korktuğumuz oldu. Fındık azıcık para yapmaya başlayınca gelenler de
gelmez oldu. Fındık para yapmasın mı? Yapsın tabi ki. Biz yapmasın demiyoruz
ki. Biz olayın farklı bir boyutunu anlatmaya, aynanın öbür yüzünü tarife
çalışıyoruz. Yani talep olmadan bir şeyi arz etmenin anlamsızlığını izaha gayret
ediyoruz. Yılmıyoruz. Yeni fikirler, yeni ürünler peşinde koşuyoruz. Ve
geçmişten ders almayı ihmal etmiyoruz.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim
şimdi. İlçemizde fındığın alternatifi var mı, yok mu? Var mı, yok mu? Var mı, yok
mu? Var, yok. Var, yok. Yok
Söylemeden edemeyeceğim. Karasuda bin beş yüz dönüm ceviz bahçesi var diye
sevinmeyin boşuna. Çünkü onlara da fındık gibi bakıldığından çoğu kurudu. Birkaç
çiftçimizin kendi gayretleri ile ayakta duran üç-beş bahçeden başka ceviz
bahçesi de yok. Fındık yemeye devam
Ziraat Mühendisi
ÇİÇEKLERİN DİLİ
Tarih boyunca insanlar hep tartışmışlar, ama bir türlü sonuca varamamışlar;
tavuk mu yumurtadan yoksa yumurtamı tavuktan olur. Şimdi yeni bir tartışma
konusu daha. Güzel gören mi güzel düşünür yoksa güzel düşünen mi güzel görür.
Bunun sonu nereye varır bilmem ama sağlıklı bir çevrede yaşayan, güzel bir
çevrede yaşayan insanlar herhalde psikolojik olarak sağlıklı ve mutlu olurlar.
Karmaşık ve stresli şehir yaşantısı içerisinde insanlar bunu başarabilmeleri
için çok fazla seçenekleri yok. Birincisi dış çevresini koruyarak temiz tutarak,
varsa aykırı davranan insanları uygun bir lisanla uyararak katkıda bulunmak.
İkincisi yaşadığı ve çalıştığı mekanlarda süs bitkisi yetiştirerek katkıda
bulunmak.
Gerek iç mekan bitkileri gerekse dış mekan bitkileri üretimi ve yetiştiriciliği
ihtisas isteyen konular olduğundan herkesin bilmesi gereken hususlar değil.
Ancak asgari bakım şartlarını herkes bilebilir. Ben de bu yazımda sizlere iç
mekan bitkilerinin bakımı ile ilgili pratik ve kolay uygulanabilir bilgiler
vereceğim.
İç mekan bitkileri genellikle yarı gölgeye dayanıklı, oda sıcaklığında yaşayabilen, sıfırın altındaki sıcaklara dayanamayan bitkilerdir. Bu bitkileri satın alırken ışık ve ısı istekleri sorulmalı ve ona göre bir köşeye yerleştirilmeli. Işık durumuna göre yapraklar hep aynı yöne yöneleceğinden zaman zaman saksıların çevrilmesi görüntü ve dengeli büyüme açısından gereklidir. Aksi durumda bitki tek taraflı büyür ve yamulur. İç mekanlara yağmur yağmadığından zamanla yapraklar tozlanır. Stomaların üzeri kapanır. Bunu önlemek için ya uygun bir şekilde yapraklar silinir veya sisleme şeklinde bitkiye yapraklardan su verilir. Bu şekilde yaprakların temizlenmesi sağlanır. Yapraklarına fazla su istemeyen bitkilerde dikkatli olmak gerekir aksi taktirde yapraklar çürür.
Genellikle yapılan yanlışlardan birisi -bazı özel bitkiler hariç- saksı
altlığında dolu vaziyette su bırakmak. Bu durumda bitki kök bölgesinde toksik
maddeler oluşmaktadır. Bu toksik maddeler bitki sağlığını olumsuz etkilemekte ve
hatta ölümüne sebep olmaktadır. Bir başka etkisi de bitki kök çürümesine sebep
olmaktadır ki buda bitkiyi öldürmektedir. Yine kapalı döngü içersinde buharlaşan
ve bitki tarafından kullanılan suyun yerine ilave edilen suyla bir miktarda
tuzda verildiğinden ve tuzun buharlaşamaması nedeni ile saksı toprağı zaman
içerisinde tuzlanacaktır buda bitkiye toksik etki yapacaktır. Bütün bu olumsuz
etkileri önlemek için benim önerim saksı altlığına ağzına kadar çeşitli
renklerdeki çakıl taşları ile doldurmak en pratik çözümdür. Belli aralıklarla
çakıllar yıkanmak sureti ile temizlenebilir.
Saksı bitkiler için çok önemlidir. Bitki boyutuna, şekline ve kök yapısına göre
saksı seçilmeli. Saksıya koyacağımız toprak o bitkinin her şeyi olacağı için çok
önemlidir. Su tutma kapasitesi yüksek su geçirgenliği iyi orta bünyeli topraklar
tercih edilmeli. Karışım içerisinde hayvan gübresi olmamalıdır. Zira kapalı
mekan koku yapacağı gibi sinek ve diğer parazitleri davet eder.
Bitkiye günde üç defa tok karnına der gibi şu periyotlarda su verilir
denilemez. Mutlaka gözlenmeli, elle kontrol edilmeli. Şayet nemli değil ise
yeteri kadar su verilmelidir. Gereksiz sulamadan kaçınılmalıdır. Çünkü toprak
zaten mahdut olduğundan yıkanır. Sonuçta mineral ve besin maddeleri bitki
faydalanamadan erken tükenir.
Beslenme yönünden değişik bitkilere farklı yöntemler uygulansa da genellikle iç mekan bitkilerinin belirli bir formda kalması istenir. Bitkinin azmanlaşıp büyümesi arzu edilmez. Ona göre canlılığını sağlayacak periyodik olarak bitkisine uygun karışımda gübre vermek gerekir. Mesela çiçekli bitkilere fosforlu, yapraklı bitkilere azotlu karışımlar önerilir. Mümkünse her yıl saksıların toprağı değiştirilip kök budaması yapılır, aynı zamanda gerek duyulursa tepe budaması da yapılır ki sağlıklı ve formlu bir bitki elde edilmiş olsun.
Çiçekleri ile konuşan insanların çiçekleri güzel olur derler. Doğru söylerler .
Çünkü çiçekle konuşan insan çiçeği seviyor demektir. Ve ancak çiçek seven
insanlar çiçeğe gereği gibi bakar. Onunla konuşurken eksiğini görür hisseder,
kuruyan yaprağını alır. Sonuçta konuştukça çiçek güzelleşir.
Gönlümüzü çiçeklere dolayısı ile güzelliklere açalım.