Şair Kemal Adleyba Gözüyle Kancalar Köyü

Askerlik bitiminde Sakarya Karasu Kancalar köyüne tayin oldum. Kendi köyümle Kancalar köyü arası 10 km kadardı. Çizmelerle çamurlu dağ yolundan yaya gidiliyordu. Araba yolu yoktu. Köyün bakkaliyesi bile yoktu. Köy, eski Bulgaristan göçmenlerinden oluşan küçük bir yerleşim yeriydi. Çok uyumlu, yardımsever, saygılı insanları vardı. Hele Muhtar Mehmet Demirel, kardeşleri ve komşum rahmetli Mehmet Çakır ve diğerlerini unutmak mümkün değil.

Tek öğretmenli, 5 sınıflı, 30-35 öğrencisi olan bir okulumuz vardı. Köyde bakkaliye, kahvehane yoktu. Karapınar dan alış veriş yapar sırtımla getirirdim. Tabi bu çok zor oluyordu. Doğuda çalıştığım köyle bu köyün fazla farkı yoktu. Hiç olmasa doğuda iki öğretmendik. Ağabey kardeş gibiydik. Öğretmenliğimin beşinci senesiydi. 4 yıl çok başarılı olmuştum. Raporlar ve halk bunun somut kanıtlarıydı. Kancalar’a gelince büyük bir karamsarlığa düştüm. Doğu dönüşü daha iyi bir yer bekliyordum. Çevrede tek öğretmenli okul benim okulumdu. Komşu köyde Elmas diye bir öğretmen varmış. Ben de bekârdım, anlaşabilirsek Elmas’ı kandırır belki evlenebiliriz diye düşünüyordum.

Bir gün köyün eteğinde ormanda bir ağacın altında dinlenirken, elinde av tüfeğiyle biri yanıma geldi. Selam verdi. Ben Resüller Köyü Öğretmeni Elmas Sülçe’yim demez mi? Hoş beş ettik, benim evlenme hayalim suya düşmüştü.

Çünkü Elmas erkekti. Biz Elmas Bey ile o gün bu gün can gibi dost iki arkadaşız. Sonra adını değiştirdi, Yılmaz yaptı. Yılmazın köyüne Alev diye bir öğretmenin atandığını duyduk. Yılmaz'la Alev için kavga etmeye başladık. O benim kısmetim, yanıma geliyor diyordu, ben de onu bana ayarla, sen en yakın arkadaşını alamazsın diyor, şakalaşıyorduk. Bir kaç gün sonra, uzun boylu, saçı biraz dökük, sırt çantalı biri geldi. Ben yedek subay öğretmen Alev Erlevent dedi. Yılmazın da benim de hayallerimiz suya düştü.

Sonra üç kardeş öğretmen ve arkadaş olarak ebedi dost olduk. 40 yıldan beri görüşürüz, eski o tatlı hatıraları yad ederiz. Okul ile lojman aynı bahçe içindeydi. Moralim çok bozuktu. Derslere özensiz pejmürde kıyafetlerle çoğu kez pijamayla giriyordum. Teftiş için kimsenin gelme ihtimali de yoktu. Gelecek olsa da yakın köydeki arkadaşlar öğrenci göndererek bizi uyarırlardı.Telefon zaten yoktu. Okulun fazla masalarıyla dershanenin bir köşesini set yapmış orayı kendime tanzim etmiştim.

Oradan çocukları kâh yatarak, kâh oturarak idare ediyordum. Kantarın topuzunu tamamen kaçırmıştım. Padişahların harbe gitmeden savaş yapmaları gibi ben de eğitim savaşı yapıyordum. Soba gürül gürül yanıyor, çay demleniyor, ben komşuların getirdiği turşuyu rulo yapıp yiyorum. O arada kapı çaldı. Geeeel diye bağırdım. Tekrar kapı tıklandı daha sesli bağırarak gel dedim. Tekrar çalınca kim bu münasebetsiz adam diye hışımla kapıyı açtım. Bir de ne göreyim davetsiz ve habersiz misafir ilk öğretim müfettişi. İri göbeği koca çantası ile karşımda. Dizimin bağı çözüldü fakat hiç belli etmedim.

Hazırlıksız Bir Teftiş

Doğuda görev yapıp,kendi ilime geldim.
İyi yere verirler,rahat ederim dedim.
Kuş uçmaz,kervan geçmez,Kancalar’ a verdiler.
Dayanıklısın,gençsin,orda çalış dediler.

Başarılarla dolu,4 seneyi yaşadım.
Okul badana ettim,sırtla kireç taşıdım.
Tayin olduğum köyün,kahvesi bakkalı yok.
Benim moralim sıfır,her şeyden bezmişim çok.

Fazla masalar vardı,dizerek şekil verdim.
Bir şark köşesi yapıp,altına kilim serdim.
Koca bir minder bulup,bir de yastık getirttim.
Pijamaları giyip,senaryoyu bitirdim.

Soba güzel yanıyor,sınıfın içi sıcak.
Piknik tüpü yanıyor,birazdan çay olacak.
Köylü turşu getirmiş,afiyetle yiyorum.
Küçük radyomu açtım,türküler dinliyorum.

Öğrencilere verdim,sınıf içi ödevi.
Sevk ve idare etmek,öğretmenin görevi.
Sınıfa hakim yerden,onlara bakıyordum.
Yaramazı çağırıp,tokadı çakıyordum.

Uzanarak yatarken,aniden kapı çaldı.
Gel diyerek bağırdım,beni endişe aldı.
Şişman birisi girdi,çantası hayli şişkin.
Dizimde bağ çözüldü,oturdum şaşkın pişkin.

O an aklıma geldi,Osmanlı son dönemi.
Dünyalara değerdi,benim için önemi.
Çocuklara dönerek,o zamanı anlattım.
Derse konsantre oldum,içten korkuyu attım.

İşte çocuklar dedim,Osmanlı böyle battı.
Padişah,sarayında,zevk-ü sefayla yattı.
Palayla keçe kestik,testiye kurşun attık.
Cirit sahalarında,tozu dumana kattık.

Çocuklar hazırlıksız,konuyu anlamadı.
Müfettiş Bey dersimde,bir hata bulamadı.
Ne anladılar diye,öğrencilere sordum.
Bir şey anlamamışlar,işi şakaya vurdum.

Dediler ki,padişah,yatarak turşu yerdi.
Radyosunu dinleyip,demli çaylar içerdi.
Pijamasıyla gelip,bize ders anlatırdı.
Savaşta yenilerek,bizleri batırırdı.

Lojmanıma giderek,takım elbise giydim.
Ders yaparken geldiniz,sefa geldiniz dedim.
Derslerimi işlerim,yaparak yaşatarak.
Usta bir aktör gibi,onlara anlatarak.

Planlara bakmaya,masaya doğru gitti.
Bu anlamlı ders için,bana teşekkür etti.
Beni her yerde övdü,ben de şaşırıp kaldım.
Bir tesadüf eseri,üstün başarı aldım.

Müfettiş bey işte görüyorsunuz araç yok gereç yok. Bin bir gayretle yararlı olmaya çalışıyoruz dedim. Yeni mezun bayan arkadaşları yol boylarına güzel yerlere veriyorlar, 4 senelik doğuda çalışmış bizim gibilerini böyle ücra yerlere veriyorlar diye yakındım. Müfettiş bey de bu sözlerime karşılık, onlar bayandır buralara nasıl gelsinler dedi. Bizimle evlensinler, biz onları, atla sırtla getiririz dedim ve gülüştük.

Müfettiş bey beni tesadüf de olsa böyle iyi tanıyınca onu mahcup etmemek için çok çalıştım. Öğrenciler ve köylüler tarafından çok sevildim. Allah o köylülerden razı olsun. İki yıl beni tavuk, yumurta, kuş sütüyle beslediler. Benden önce, benden sonra, benden başka kimseyi hatırlamazlar. Halen gidip onları ziyaret ederim. Allah ölenlerine rahmet, sağ kalanlarına da sağlık ve hayırlı uzun ömürler versin.

Kemal Adleyba

15 Eylül kırk iki, Karasu Karapınar.
Adleyba’lar evinde, minicik bir bebek var.
Adını Kemal koymuş, babası ve annesi.
Pişmanlığa işaret, onun ağlama sesi.
Karapınar köyünde İlkokulu bitirdi.
Uyduruk falan değil, gerçek takdir getirdi. Öğretmen okulunun, sınavını kazandı.
6 yıl okuyarak, ekmeğine uzandı
Hariçten sivil lise, sınavlarına girdi.
Hemen iki girişte, başarıyla bitirdi.
Üniversite Yıldız, Mühendislik bölümü.
Pek fazla sorulmadı, yaşıyor mu ölü mü?
İlkokulda kadrolu, Orta okul ücretli.
Kimya Mühendisliği, okundu zorlu dertli.
Başarıyla sürdürdü, beş sene üç okulu.
Ev baktı, eşya aldı, gitti dikenli yolu.
13 yıl öğretmendi, sonra Mühendis oldu.
Önce Bartın Çimento, sonrası Van’ı buldu.
8 sene çimento, sonra Yıldız Porselen.
Yıldız’dan Erzincan’a, oydu sürgün edilen.
Görevinde acardı, hile hurda bilmedi.
Ezdiler budadılar, kırdılar eğilmedi.
Yağcılar, yalakalar, O’na amir oldular.
Doğruları söyledi, dokuz köyden kovdular.
Devlet nimetlerini, kör boğaza yatırdık.
Evvel Allah K.İ.T’leri, hep beraber batırdık.
Sözümüz dinlenmedi, çalan çarpan baş tacı.
Yiyip, içip tükettik, sonumuz oldu acı.
Rüşvet, iltimas, kıyak, çiftlik dolu maraba.
İşin başındakiler, tanış, ahbap, akraba.
Kâr etmiş, zarar etmiş, umurunda mı onun.
Ayakları baş etsen, böyle hüsrandır sonun.
Öğretmenle evliyim, doktor bir oğlumuz var.
Kızımız da öğretmen, güzel güzel torunlar.
Gelinim seramikçi, Mühendis damadımız.
Mutlu mesut yaşamak, en büyük muradımız.
Devlete hizmet verdim, göğsümü gere gere.
Ben de kaldı mı bilmem, özveri, vere vere.
Emekli olduğum yıl, 50 yaşıma bastım.
Unumu eleyerek, eleğimi de astım.
Şimdi Tekirdağ’dayım, sonra bilmem hangi il.
İnşallah nasip olur, güler yüzlü Azrail.
Atatürk elli yedi, Peygamber 63 yıl.
Yaşayarak öldüler, kalsak ne yazar on yıl.
Kim bilir hangi yılın, hangi ayın gününde.
Musalla üzerinde, hangi cami önünde.
Ağlayarak gelmiştik, susarak gideceğiz.
Sevdiğimiz dostlara, elveda edeceğiz.

Reklam